GuLLerin En GuzeLine Layik Ummet OLma DilegiyLe
 
Rv BlogHomeAnasayfaKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Risale-i Nurların yazılması

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
RasuleVuslat
Administrator
Administrator
avatar

Mesaj Sayısı : 109
Kayıt tarihi : 07/10/09
Yaş : 37

MesajKonu: Risale-i Nurların yazılması   Salı Ekim 13, 2009 3:50 am

Bediüzzaman ve talebelerinin hayatlarına bakıldığında, birlik, beraberlik ve fedakarlıkla her türlü zorluğun aşılabileceği sırrının tecelli ettiği pek çok örneğe rastlanır. Bunlardan biri Bediüzzaman'ın neredeyse imkansız denecek şartlar altında, bugün pek çok Müslüman için birer hidayet rehberi olan Risale-i Nur Külliyatını yazmış olmasıdır. Bediüzzaman Said Nursi, kendisine yöneltilen tehditleri, yapılan baskı ve kısıtlamaları hiçe sayarak, her şartta Risaleleri telif etmeye devam etmiştir. Kimi zaman sürgünde, kimi zaman hapishane hücrelerinde, hatta savaş yıllarında, cephede ve üç yıl esir kaldığı Rus esir kamplarında dahi samimi tefekkürlerini kağıda dökmeye devam etmiştir.



İnsanlara Kuran'ı tebliğ etmenin şevki, Said Nursi'nin en zor koşullar altında bile bu engelleri aşabilmesini, fedakarlıkta kararlılık gösterebilmesini sağlamıştır. Bediüzzaman'ın bu örnek ahlakı, onun Büyük Sözler adlı eserinin Konferans bölümünde şöyle vurgulanmıştır:



Bediüzzaman'ın bu hali de, bütün İslâm mücahidlerine (İslam için çalışanlara, mücadele edenlere) ve umum (tüm) Müslümanlara bir örnektir. Yâni, mücadele (hizmet) ile ubûdiyet (kulluk) ve takvâyı (Allah'a yakınlığı) beraber yapıyor; birini yapıp, diğerini ihmal etmiyor. Cebbar ve zâlim din düşmanlarının plânıyla hapishanelere sevk edilip, tecrid-i mutlakta (tamamen tecrit edilerek, tek başına hapsedilerek) ve gâyet soğuk bir odada bırakılması ve şiddetli soğukların ve hastalıkların ızdırabları (acıları, sıkıntıları) ve titremeleri ve ihtiyarlığın tâkatsızlıkları (yaşlılıktan kaynaklanan güçsüzlükleri) içinde bulunması dahi, te'lifâta (kitaplarını yazmasına) noksanlık vermemiştir (engel olamamıştır). (80)

Bediüzzaman'ın Afyon'da birlikte hapishanede kaldığı talebelerinden Hasan Akyol ise onun bu konudaki kararlılığını dile getirmekte; kesekağıdından, boş yapraklara kadar bulduğu her imkanı değerlendirerek yazılarını yazdığını şöyle anlatmaktadır:



O, akşamdan sabaha kadar kağıtlara, defterlere, boş yapraklara, küçük cep defterlerine, kese kağıtlarına devamlı yazı yazardı. Ama o yazarken biz okumuyoruz. O koğuşta tek başına duruyordu. Yazdıklarını da burada yazıyordu. Sabah olduğu zaman koğuşu açarlar, yazdıkları yazıları, onun kırk beş kadar talebesine verirlerdi. Onlar da bu yazıları sabahtan akşama kadar kendi defterlerine yazarlardı. Bir türlü bitiremezlerdi. Bazan ben de onlarla birlik olur, onlar gibi yazılar yazardım.(81)



Tarihçe-i Hayat adlı eserde ise Said Nursi'nin bu konudaki fedakarlığı şöyle anlatılmaktadır:



Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri öyle müşkil (zor) ve ağır vaziyetler (şartlar) altında Risale-i Nur Külliyatını te'lif ediyor ki (yazıyor ki), tarihte hiçbir ilim adamının karşılaşmadığı zorluklara maruz kalıyor. Fakat sönmeyen bir azim, irade ve hizmet aşkına mâlik (sahip) olduğu için; yılmadan, yıpranmadan, usanıp bıkmadan, bütün kuvvetini sarf ederek emsalsiz (benzersiz) bir sabır ve tahammül ve feragat-ı nefis (nefsinden vazgeçerek) ile, bu millet ve memleketi komünizm ejderinden, mason âfatından (masonluk saldırısından, faciasından), dinsizlikten muhafaza edecek -eden ve etmekte olan- ve âlem-i İslâmı ve beşeriyeti tenvir (insanlığı aydınlatma) ve irşadda (doğru yola eriştirmede) büyük bir rehber olan bu hârikulâde Risale-i Nur eserlerini meydana getiriyor. Yüz otuz parça olan Risale-i Nur Külliyatı'nın te'lifi (yazılması), yirmi üç senede hitama eriyor (sona eriyor, bitiyor). Nur Risaleleri, şiddetli ihtiyaç zamanında te'lif edildiğinden (yazıldığından), her yazılan risale, gayet şifalı bir tiryak (panzehir) ve ilâç hükmünü taşıyor ve öyle de tesir (etki) edip pek çok kimselerin manevî hastalıklarını tedavi ediyor.



Risale-i Nur'u okuyan her bir kimse, güya o risale kendisi için yazılmış gibi bir hâlet-i ruhiye (ruh hali, psikoloji) içinde kalarak, büyük bir iştiyak (şevk ve arzu) ve şiddetli bir ihtiyaç hissederek mütalâa ediyor (düşünüyor, tefekkür ediyor). Nihayet öyle eserler vücuda geliyor ki, bu asır ve gelecek asırların bütün insanlarının imanî, İslâmî, fikrî, ruhî, kalbî, aklî ihtiyaçlarına tam cevap verecek ve kâfi gelecek Kur'ânî hakikatler ihsan ediliyor...(82)



Talebeleri ise, Bediüzzaman'ın fedakarlıkla ilgili söylediği sözleri şöyle aktarmaktadırlar:

Bir gün fedakarlıktan bahsederken demişti: "Benim şimdiki talebelerim, Ruslarla harbederken benimle Şark'ta kendini ateşe atan fedailerden daha fedakardır. Çünkü bütün ömrünü feda etmek kolay değildir. Bir anda insan kendini ateşe atsa, şehit olur gider. Devamlı surette sadakatla, fedakarlık ise, öyle kolay değildir. Onun için benim bu zamandaki talebelerim Eski Said'in talebelerinden çok fedakardırlar. Ne vakit Şark'ta bu sır inkişaf etse (ortaya çıksa), benim hemşerilerim dine büyük hizmet ederler" demişti.(83)



Talebeleri ise Bediüzzaman'ın Kuran ahlakını tebliğ konusundaki şevk, kararlılık ve fedakarlığını Son Şahitler adlı eserde şöyle dile getirmektedirler:

"Kuran ve Risale-i Nur'la ilgili bir mesele olunca, Üstad 25 yaşında bir delikanlı zindeliğinde olurdu."(84)



"Barla'ya vardığımızda yorgunluk, hastalık dinlemezdi. Hiçbir zaman Üstadımızı boş dururken görmedik."(85)



"Biz Üstadımızın yanında kaldığımız uzun seneler boş oturduğunu görmedik. Ya okur, ya tashih eder, veyahut okutur, dinlerdi."(86)



"Kardeşim, sizi tebrik ederim. Bizler Üstadın sayesinde müellif (yazar, kitabı tertipleyen kimseler) olduk. Bizler korkumuzdan ne eser yazabiliyorduk ve ne de kimseye anlatabiliyorduk... Fakat onun ihlası, onun şefkati, onun merhameti, onun tevazuu, onun şecaati (yiğitlik, cesurluk) ve kahramanlığı herşeye galip geldi."(87)



Bediüzzaman'ın en zor şartlar altında bile Kuran'ı tebliğ etmeye devam etmesi



Bediüzzaman karşısına çıkarılan tüm engellere rağmen Risalelerle gerçekleştirdiği Kuran tebliğine devam etmiş, elindeki en kısıtlı imkanı dahi bu uğurda kullanmıştır. Sürgün, hapishane ya da esir kampı olsun, gittiği her yerde İslam'ı anlatmaya, yazmaya devam etmiş, yeni talebeler edinmiş, böylece risalelerin giderek daha geniş kitlelere yayılmasını sağlamıştır.



Kafkas cephesinde gönüllü birliklerinin başında iken İşarat'ül İcaz adlı Arapça eserini telif etmiş, savaş sonrasında üç yıl kaldığı esir kampında ise, hayatlarını cepheden cepheye geçerek harp meydanlarındaki çatışmalarla geçen esir subaylar için bir ilim meclisi, imanlarını ve ihlaslarını güçlendirecekleri bir marifet mektebi olmuştur. Rusların bir süre sonra kefaretle Kosturma'daki Tatar mahallesinde bir camide kalmasına izin vermeleri üzerine Bediüzzaman, iki buçuk yıl boyunca bu camide hem imamlık yapmış hem de iman sohbetlerine devam etmiştir. Bediüzzaman'ın ve Nur talebelerinin hayatlarını kaleme alan Tarihçe-i Hayat adlı eserde, Bediüzzaman'ın gerek hapis ve sürgünlerde gerekse de esir kamplarında göstermiş olduğu bu kararlı fedakarane ve ihlaslı tavır şöyle anlatılmaktadır:



İşte Bediüzzaman, böyle hârikalar hârikası bir inayete mazhar olan (yardıma, ihsana sahip olan) mübarek bir şahsiyettir. Ve bunun içindir ki, zindanlar ona bir gülistan olmuş; oradan ebediyetlerin nurlu ufuklarını görür. İdam sehpaları, birer va'z ve irşad (doğru yolu gösterme) kürsüsüdür. Oradan insanlığa ulvî bir gaye uğrunda sabır ve sebat, metanet ve celâdet (yiğitlik, kuvvet) dersleri verir. Hapishaneler birer Medrese-i Yusufiyyeye inkılâb eder (dönüşür). Oraya girerken, bir profesörün üniversiteye ders vermek için girdiği gibi girer. Zira oradakiler, onun feyiz ve irşadına muhtaç olan talebeleridir. Hergün birkaç vatandaşın imanını kurtarmak ve canileri melek gibi bir insan haline getirmek, onun için dünyalara değişilmez bir saadettir.(88)



Bu sözlerde de anlatıldığı gibi, Bediüzzaman için bir kişinin bile imanı sevmesi çektiği sıkıntıları göze alması için yeterli olmuştur. Nitekim onun vesile olmasıyla pek çok insan imanı sevmiş, Kuran ahlakını benimsemiştir:



O hapishanelerden hapishanelere atıldı. Hapishaneler, zindanlar onun sayesinde Medrese-i Yûsufiye oldu. Said Nur zindanları nur, gönülleri nur eyledi. Nice azılı katiller, nice nizam ve ırz düşmanları, bu îman âbidesinin (imanıyla ünlenmiş, dillere destan olmuş) karşısında eridiler; sanki yeniden yaratıldılar. Hepsi halim selim mü'minler haline, hayırlı vatandaşlar haline geldiler… Sizin hangi mektebleriniz, hangi terbiye sistemleriniz bunu yapabildi, yapabilir? Onu diyar diyar sürdüler. Her sürgün yeri, onun öz vatanı oldu. Nereye gitse, nereye sürülse, etrafı saf, temiz mü'minler tarafından sarılıyordu. Kalın hapishane duvarları, onu mü'min kardeşlerinden bir an bile ayıramadı. Büyük mürşidin, talebeleriyle arasına yığılan bu maddî kesafetler (engeller, duvarlar); din, aşk, îman sayesinde letafetler (güzellikler) haline geldiler. Kör kuvvetin, ölü maddenin bu tahdid (sınırlamaları) ve tehdidleri, ruh âleminin ummanlarında (okyanuslarında) büyük dalgalar meydana getirdi. Bu dalgalar, köy odalarından başlayarak, yer yer her tarafı sardı; üniversitelerin kapılarına kadar dayandı. Yıllardır mukaddesatları çiğnenmiş vatan çocukları, mahvedilen nesiller, îmana susayanlar; onun yoluna, onun nuruna koştular. Üstadın Nur risaleleri elden ele, dilden dile, ilden ile ulaştı, dolaştı. Genç-ihtiyar, cahil-münevver sekizinden seksenine kadar herkes ondan bir şey aldı, onun nuruyla nurlandı.(89)



Hapishanelerde ve sürgünde de zor şartlara rağmen çalışmalarını ve tebliği sürdürmesi



Bediüzzaman kaldığı hapishanelerde çok zor şartlar altında tutulmuş, en hasta ve en zor günlerinde bile yakacak hiçbir şeyin olmadığı soğuk ortamlarda bırakılmıştır. Gerek sürgünde iken gerekse hapishanede iken yirmi üç defa zehirlenmeye çalışılmış, tüm bunlar bedeninde ağır tahribat oluşturmuştur. Azılı katil ve suçluların arasında tutulmuş, talebeleriyle görüşmesi yasaklanarak tüm dava arkadaşlarından tecrit edilmiştir. Ancak o böylesine zor şartlar altında dahi kendi sorunları yerine, çevresindeki insanların dünya ve ahiret mutluluklarını, refahlarını düşünmüştür. Çevresindeki insanları imana davet etmeye, onlara Kuran ahlakını sevdirmek için çaba harcamaya devam etmiştir.



Burdur, Isparta ve Barla sürgünleri



1925 yılında Burdur'da zorunlu ikamete tabi tutulan Bediüzzaman burada yerleştiği evde ve Kasaboğlu Camii'nde çevresindeki insanlara iman hakikatleri anlatmaya ve Kuran ahlakını anlatmaya başlamıştır. Ancak, yapılan derslerden ve halkın etrafına toplanmasından rahatsız olan dönemin hükümeti, Said Nursi'nin Isparta'ya gönderilmesini emretmiştir. 1926'da Isparta'ya nakledilen Bediüzzaman, burada da imani sohbetlerine devam etmiş ve etrafındaki insanlar giderek çoğalmaya başlamıştır. Bu durum karşısında hükümet bu defa da Bediüzzaman'ı, Isparta'nın daha ücra bir köyüne naklederek insanlarla irtibatını kesmek istemiş, Eğirdir Gölü'ne yakın bir dere içine kurulmuş olan ve ulaşımın göl üzerinden kayıkla yapıldığı Barla'ya gönderilmesini sağlamıştır.


İnsanlardan öylesi vardır ki, Allah'ın rızasını ara(yıp kazan)mak amacıyla nefsini satın alır. Allah, kullarına karşı şefkatli olandır. (Bakara Suresi, 207)



Isparta'nın çok eski köylerinden biri olan Barla'nın nüfusunun çoğunluğunu yaşlılar oluşturuyordu. Gençler ekonomik nedenlerle büyük şehirlere göç etmişlerdi. Okuma-yazma seviyesi de hayli düşük olan Barla, hükümet tarafından tecride en uygun yer olarak seçilmişti. Said Nursi kendisi için artık bir süreklilik kazanan bu sürgünleri, sürgün olarak değil, vazife olarak görmüş ve her türlü imkansızlığa rağmen tebliğine devam etmiştir. Nitekim köylüler tarafından kendisine tahsis edilen buradaki köy odasında pek çok yeni eser yazmış ve yine pek çok kişinin imanına vesile olmuştur.



Eskişehir hapishanesi



Eskişehir hapishanesinde tam tecrit edilen Said Nursi, burada bir iki istisna hariç kimseyle görüştürülmemiştir. Ancak tüm bu sıkıntılı ve zor şartlara rağmen Risale-i Nurların telifi yine devam etmiş, Bediüzzaman, Yirmiyedinci, Yirmisekizinci, Yirmidokuzuncu ve Otuzuncu Lem'alar'ı burada yazmıştır.

Eskişehir hapsi sırasında oldukça zor günler geçiren Bediüzzaman'a bu hapis sırasında uygulanan ağır muamelelerden bazı örnekler çeşitli kaynaklarda şöyle aktarılmıştır:



"120 talebesiyle Eskişehir hapishanesinde bulunan Said Nursi tam bir tecrid içerisine alınarak, kendisine ve talebelerine çeşitli zulüm ve işkenceler yapılıyor. Talebelerinden Zübeyir Gündüzalp'in anlattığına göre 12 gün yemek verilmiyor."(90)



"Zaten bize idam mahkumu gözüyle bakıyorlardı. Hiçbir ziyaretçi bırakmıyorlardı. 'Siz de idam olacaksınız bunlarla konuşursanız' diyorlardı. Geceleri pislikten, tahta kurularından, hamam böceklerinden uyumak kabil değildi."(91)



Denizli hapishanesi dönemi



Denizli hapsi de Eskişehir gibi yine tecrit altında başlamış, ancak çok zor şartlar altında geçen yeni hapishane dönemi ve yargılama safhalarında da Bediüzzaman, Risale-i Nur'un yazımına devam etmiştir. Ayrıca cezaevindeki Nur Talebeleri sayesinde Risale-i Nurla tanışan mahkumlar bambaşka birer insan olmuş, ibadetlerini yerine getirmeye başlamış; böylece hapishaneler birer tebliğ ve ilim meclisine dönüşmüştür.



Kastamonu'daki sürgün dönemi



Polis gözetimi altında mecburi ikamet için Kastamonu'ya gönderilen Bediüzzaman sürgünün ilk bir ayında polis karakolunun üst katında oturmak zorunda bırakılmış, daha sonra ise yine karakolun tam karşısında ve birkaç metre uzaklıkta bulunan bir eve yerleştirilmiştir. Evinin karakola bakan pencerelerini perdeyle kapatmasına dahi müsaade edilmeyen, tümüyle hukuk dışı ağır baskılar altında kalan Said Nursi, burada da Risale-i Nurların telifine ara vermemiştir.



Kastamonu'da da Bediüzzaman'ın etrafını yeni talebeleri almaya başlamıştır. Ancak, kendisini ziyarete gelenler karakola çekilip sorgulanmış, görüşmeleri engellenmiş, zulüm ve eziyete tabi tutulmuşlardır. Bütün bunlara rağmen insanlar Risaleleri okumaya yazmaya devam etmiş, iman hakikatlerini başkalarına da anlatmayı sürdürmüşlerdir.



Afyon Emirdağ'daki sürgün dönemi



Kastamonu'dan sonra Emirdağ'a getirilen Bediüzzaman, bu sefer de hükümet binasının karşısında bir odaya yerleştirilmiştir. Camiye gitmesine bile izin verilmediği, devamlı takip ve gözleme tabi tutulduğu Emirdağ sürgünü, Bediüzzaman için Denizli hapishanesindeki ağır koşullardan bile çok daha zorlu bir dönem olmuştur. Ziyaretçilerle görüşmesi yasaklanan Bediüzzaman, Emirdağ'da üç kere de zehirlenme tehlikesi atlatmıştır. Hukuki yollardan Bediüzzaman'ı engelleyemediklerini gören muhalifleri, onu zehirleyerek ortadan kaldırmak istemişlerdir. Defalarca zehirlendiği halde Allah'ın yardımıyla mutlak ölümden her defasında kurtulan Bediüzzaman, tüm bu teşebbüsler nedeniyle büyük zorluklar yaşamıştır.



Afyon hapishanesi



1948'in başlarında Said Nursi ve on beş talebesi evlerinden ve işyerlerinden alınarak Afyon il merkezine götürülmüş, bir hafta kadar bekletilerek sorgulamaları yapılmış ve ardından da cezaevine sevk edilmişlerdir. Bir yandan mahkeme devam ederken bir yandan da Afyon cezaevinde tutuklu bulunan Bediüzzaman ve talebelerine yapılan baskılar giderek artmıştır. Bu dönemde artık hasta ve yetmiş yaşında olan Said Nursi, 60 kişilik büyük bir koğuşta tek başına bırakılmış, soğuk kış gecelerinde odanın kırık penceresi buz tutmasına rağmen başka bir yere nakledilmemiş ve tüm bunlara ek olarak birkaç defa da burada zehirlenmiştir. Cezaevi tabibi, salgın hastalıktan korumak için aşılama bahanesiyle damarına en kuvvetli zehirlerden şırınga etmiştir. Zehirin etkisiyle ateşler içinde ciddi rahatsızlıklar yaşayan Bediüzzaman, yalnız ve soğuk koğuşunda kimseyle görüştürülmemiş, hapishanedeki talebelerinin kendisini ziyaret etmesine bile müsaade edilmemiştir. Ancak, Nur Talebeleri burada da hapishaneyi medreseye dönüştürmeyi başarmış, mahkumlara Kur'an-ı Kerim ve Risale-i Nur dersleri vererek onlardan birçoğunun imanına vesile olmuşlardır. Bediüzzaman ise içerisinde bulunduğu bütün bu ağır ve zor şartlara rağmen yazmaya devam etmiş, Ondördüncü ve Onbeşinci Şuaları burada yazarak Risale-i Nurların telifini tamamlamıştır.


Erkek olsun, kadın olsun inanmış olarak kim salih bir amelde bulunursa, onlar cennete girecek ve onlar, bir 'çekirdeğin sırtındaki tomurcuk kadar' bile haksızlığa uğramayacaklardır.
(Nisa Suresi, 124)



Said Nursi hapishane günlerini, bu dönemlerde kendisine kasıtlı olarak yapılan zulüm ve eziyetleri, haksız uygulamaları şöyle anlatmaktadır:



Pek adi bahanelerle zemherinin en şiddetli soğuk günlerinde beni tevkif ederek (tutuklayarak) büyük ve gayet soğuk iki gün sobasız bir koğuşta tecrid-i mutak içinde (tamamen tek başına bırakarak) hapsettiler. Ben küçük odamda günde kaç defa soba yakar ve daima mangalımda ateş varken, zâfiyet ve hastalığımdan zor dayanabilirdim. Şimdi bu vaziyette hem soğuktan bir sıtma, hem dehşetli bir sıkıntı ve hiddet içinde çırpınırken inayet-i İlâhiye (Allah'ın yardımı) ile bir hakikat kalbimde inkişaf etti (oluştu). Mânen: 'Sen hapse, Medrese-i Yusufiye namı vermişsin (sen hapse Yusuf medresesi demişsin). Hem Denizli'de sıkıntımızdan bin derece ziyade, hem ferah, hem mânevî kâr, hem oradaki mahpusların Nurlardan istifadeleri, hem büyük dairelerde Nurların fütuhatı (başarıları, zaferleri) gibi neticeler, size şekva (şikayet) yerinde binler şükrettirdi. Hem bir saat hapsinizi ve sıkıntınızı on saat ibadet hükmüne getirdi; o fani saatleri bakileştirdi. İnşâAllah bu üçüncü Medrese-i Yusufiyedeki musibetzedelerin (zulme uğrayanların) Nurlardan istifadeleri ve teselli bulmaları, senin bu soğuk ve ağır sıkıntını hararetlendirip sevinçlere çevirecek.(92)



Güya büyük bir suç işlemişim diye benim pencerelerimi mıhladılar (çivilediler). Ve duman beni sıkıyordu, bir pencereyi bırakmadım ki mıhlansın. Şimdi onu da mıhladılar. Hem hapis usûlü tecrid onbeş gün kadar olduğu halde, beni üç buçuk ay tecrid-i mutlakta (tamamen tek başıma bırakarak) hiçbir arkadaşımla temas ettirmediler. Hem üç aydan beri benim aleyhimde kırk sahifelik bir iddianame yazılıp bana gösterildi. Yeni hurufu (harfleri) bilmediğimden, hem rahatsız ve hattım çok noksan (yazım çok eksik) olmasından çok rica ettim ki, "Bana biri iddianameyi okuyacak ve dilimi bilen talebelerimden benim itiraznamemi yazacak iki adama izin veriniz" dedim; izin vermediler. Dediler, "Avukat gelsin, okusun." Sonra onu da bırakmadılar. Yalnız bir kardeşe dediler ki: "Eski hurufa (harflere) çevir, ona ver." Halbuki o kırk sahifeyi yazmak altı-yedi günde ancak olur. Bir saatte bana okumak işini, altı-yedi güne kadar uzatmak, tâ benimle kimse temas etmesin fikri ise, pek dehşetli bir istibdad (baskı) ile benim bütün hukuk-u müdafaamı iskat etmektir (bütün hukuki savunmamı hükümsüz kılmaktır). Dünyada, yüz cinayeti bulunan ve asılacak bir adam dahi böyle muamele göremez.(93)



Ancak Bediüzzaman yaşadığı bu zorlukları hiçbir zaman için sıkıntı olarak görmemiş, bu bakış açısını pek çok defa yazılarında da dile getirmiştir. Bunlardan bazıları şöyledir:



"Madem biz kadere teslim olduk, bu sıkıntıları (hayru'l-umuri ahmezüha) (işlerin en hayırlısı en sağlamıdır) sırrıyla sevap kazanmak cihetiyle manevi bir nimet biliyoruz. Madem geçici dünyevi musibetlerin sonları ekseriyetle ferahlı ve hayırlı oluyor. Madem hakkalyakin derecesinde (imanın en yüksek derecesinde) yakini bir kanaatimiz var ki, biz öyle bir hakikata hayatımızı vakfetmişiz ki, güneşten daha parlak ve cennet gibi güzel ve saadet-i ebediye gibi şirindir. Elbette biz, bu sıkıntılı haller ile müftehirane (iftihar eden), müteşekkirane (teşekkür eden) bir mücahede-i maneviye (manevi mücadele) yapıyoruz, diye şekva (şikayet) etmemek lazımdır."(94)



"Beni, nefsini kurtarmayı düşünen hodgâm (kendini beğenmiş) bir adam mı zannediyorlar? Ben, cemiyetin îmanını kurtarmak yolunda dünyamı da feda ettim, âhiretimi de. Seksen küsûr senelik bütün hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Bütün ömrüm harb meydanlarında, esaret zindanlarında, yahut memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harblerde, bir câni gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilâttan (diğer kişilerle görüşmekten, onlara karışmaktan) menedildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere mâruz kaldım... Benim fıtratım, zillet ve hakarete tahammül etmez. İzzet ve şehamet-i İslâmiye (akıl, zeka ile birlikte olan İslami yiğitlik) beni bu halde bulunmaktan şiddetle meneder. Böyle bir vaziyete düşünce, karşımda kim olursa olsun, isterse en zalim bir cebbar (zalim, gaddar), en hunhar (zalim) bir düşman kumandanı olsa tezellül etmem (kendimi alçaltmam, buna katlanmam). Zulmünü, hunharlığını onun suratına çarparım. Beni zindana atar, yahut idam sehpasına götürür. hiç ehemmiyeti yoktur. -Nitekim öyle oldu.- Bunların hepsini gördüm. Birkaç dakika daha o hunhar kumandanın kalbi, vicdanı zulümkârlığa dayanabilseydi Said bugün asılmış ve mâsumlar zümresine iltihak etmiş (katılmış) olacaktı. İşte benim bütün hayatım böyle zahmet ve meşakkatle (zorlukla), felâket ve musibetle geçti. Cemiyetin îmanı, saadet ve selâmeti yolunda nefsimi, dünyamı feda ettim. Helâl olsun. Onlara beddua bile etmiyorum. Çünki, bu sayede Risale-i Nur, hiç olmazsa birkaç yüzbin, yahut birkaç milyon kişinin -adedini de bilmiyorum ya, öyle diyorlar. Afyon Savcısı beşyüz bin demişti. Belki daha ziyade- îmanını kurtarmağa vesile oldu. Ölmekle yalnız kendimi kurtaracaktım, fakat hayatta kalıp da zahmet ve meşakkatlere tahammül ile bu kadar îmanın kurtulmasına hizmet ettim. Allah'a bin kere hamdolsun."(95)



Bediüzzaman'ın tüm bu zamanlar içerisinde yaşadığı zorlukları ve bunlar karşısındaki metanetli ve fedakar tavrını talebeleri şöyle dile getirmektedirler:

"Kış mevsimi. Her taraf donmuş Afyon'un çevreyle irtibatı kesilmiş demiryolu kapanmıştı. 15-20 gün şehre yiyecek, yakacak gelmemiş, sular akmıyordu. Hz. Üstadın pencereleri kırık dökük, döşeme tahtaları aralıklı, ısınmak mümkün değil. O gün Hz. Üstadı önünde bir gaz tenekesi, içinde bir miktar mangal kömürü, bir çaydanlık, çift battaniye altında iki kat olmuş halde gördüm."(96)



"Biz Üstad Hazretleri ile çoğu zaman görüşsek de, diğer talebeleri gibi çoğu hallerine muttali olmamız (bilmemiz) mümkün değildi. Şiddetli soğuklarda sobasız odada bulundurmak, öldürücü zehirler vermek gibi durumlara zaman zaman vakıf olurduk. Üstadı ızdırap içinde gördüm. Kim bilir, hangi eza ve cefanın hemen peşi sıra idiı Acip bir gün ve acip bir kış."(97)




Küçük, büyük infak ettikleri her nafaka ve (Allah yolunda) aştıkları her vadi, mutlaka Allah'ın yaptıklarının daha güzeliyle onlara karşılığını vermesi için, (bunlar) onlar adına yazılmıştır.
(Tevbe Suresi, 121)



"Diğer taraftan da, yaşlı ve hasta Bediüzzaman'a her türlü merhametsizce muamele layık görülüyor, hava almak için pencere kenarına bile yaklaştırmıyorlardı. Hapishanenin suyu alt katta olduğu için çoğu zaman Üstadı susuz bırakıyorlardı. Bütün bu muamelelere karşı, Üstad sabırla mukabele ediyor, beddua dahi etmiyordu.(98)



"Zaman zaman hapishaneye gider, Üstadı ziyarette bulunurdum. Bir sefer ki, ziyaretimde harareti 40 dereceye kadar çıkmıştı. Böylesi bir halde bile, yine telif (yazma), tashih işiyle meşguldu. Talebeleri yanında idi. Zaten kendileri de çok hastalık çekmişti."(99)



"Muazzez Üstadımız hakikaten çok zahmet çekti, zahmette rahmeti görüyordu. Herşeyden mahrumdu. Abdeshanesi (Abdest alma yeri) elli metre mesafede, üstü açık, elektriği yoktu. Kış kıyamet, evde bazen odunu dahi bulunmazdı. Barla'da kışın herşeyden mahrumdu. Yanında yalnız bir yumurta bulunur, ekmeğini mahallelerde yaparlar, fakat buna rağmen Üstad gayet memnundu."(100)



"Hocanın yemeğini ben veriyordum." "Bunun odasına kitap, kalem, kağıt ve ziyaretçi sokmayacaksın" dediler. "Olur" dedim. Kendisine götürdüğüm ekmekleri belki yetmiş parçaya bölüyor, birazını kendine alıyor, geri kalanını da "İbrahim kardeşim bunları talebelerime götür" diyordu. Bazen bu duruma çok hayret ediyordum."(101)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Risale-i Nurların yazılması
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» Yazının Altını ve Üstünü Çizmek !
» kişisel ileti yazıları

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
GuLLerin En GuzeLine Layik Ummet OLma DilegiyLe :: `·.¸¸.·´´¯`··._.· (iSLami KonuLar) `·.¸¸.·´´¯`··._.· :: Risale-i Nur-
Buraya geçin: