GuLLerin En GuzeLine Layik Ummet OLma DilegiyLe
 
Rv BlogHomeAnasayfaKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Kapıyı Kapat Dünyanın Tozu Giriyor...

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
BetüL
Byn.Moderatör
Byn.Moderatör


Mesaj Sayısı : 178
Kayıt tarihi : 10/10/09
Yaş : 33

MesajKonu: Kapıyı Kapat Dünyanın Tozu Giriyor...   Ptsi Ekim 12, 2009 1:30 pm

Kapıyı kapattığımız an, kendimize dünyanın en özgür alanını açarız. Dünyanın tozu, o en mahrem metrekareye giremez. Orada insanın hareket kabiliyetine müdahale edilmez. Kapı, eve münhasır o sanatkârane ahengi dışarıya göstermez.

Sokağın bitmesine adımlar kala son anda sokaktan nasibini almış bir kapı önü… Birkaç basamaklı merdiven… Basamaklar ıslaklı kurulu, daha yeni yıkanmış, belli.

Etrafta rüzgârın sokaktan taşıdığı yapraklar, çocuk kâğıtları, erik çekirdekleri… Basamak kenarlarında canlı ve havalı ortanca saksıları… Kırmızı, lila, camgöbeği mavisi ama özellikle beyazın hâkim olduğu ortancalar, sokağın rengi, evin ilk “hoş geldin”i.
Ortancaların güzelliği biraz da bundan; eve her girecek olanın önce onlara selam veriyor oluşundan. Durdukları yerlerin itibarlı bir yer oluşundan. Ortancaların bittiği yerde kapı başlıyor çünkü. Ortancalar mevsim boyunca kapıyı bekliyor. Kapı, sahibini, ziyaretçisini ve evi…

Kapı Önü Muhabbet Çeşmesi

Kapı önü, ne tam manasıyla eve dahildir, ne de tamamen evden ayrı. Mesela katiyen kapı önüne sürülmez ev süpürgesi. Ev terlikleriyle kapı önüne basılmaz. Bu titizliğine rağmen, yine de en çok evin hanımını sever kapı önü, bir de çocukları. Çocukların oyunlarını seyreder, minik dertlerini dinler, oyunlarına ortaklık eder. Kapı önü, dışarıdan eve sokulmaması gereken ne varsa hepsinin bırakıldığı yerdir. İş gerginliği, paltonun omuzlarındaki kar tanecikleri, caddelerin kahrını çekmiş ayakkabılar, çocuğun bisikleti, şemsiye ve dünya hengâmesi…

Lafın hiç bitmediği ve bitmeyeceği yerlerden biridir kapı önü aynı zamanda. Kapı önü muhabbetinin dayanılmaz cazibesi uğruna kim bilir kaç kere ocaktaki süt taştı da cânım kaymak ziyan oldu, kaç tencerenin dibi tuttu. O daracık yerde, ayaküstü, kaç hikâyeye tanık olundu, kaç hikâye dinlendi, anlatıldı.
Bu yazıyı yazmadan önce kapımın önüne söz verdim ben, bak söz, senden de bahsedeceğim, dedim. Bu kadar cümleyi de sırf kapı önünün gönlünü alayım diye söyledim. Aklıma gelen bütün kapıları bu yazıya sığdırabileyim diye. Dokunmadığım kapı kalmasın diye. Kapılardan girebileyim diye…

Dışarıda Kalan İçeri Giren

Kapı girmektir. Kapı, dâhil olmak demektir, ait olmak demektir. Kapı, buyurun demektir, kapı buyur edilmektir. Kapı ev demektir, aile demektir. Sevgi demektir, muhabbet demektir. Ben en çok da bu yüzden sevdim kapıları.

Kapıyı kapattığımız an, kendimize dünyanın en özgür alanını açarız. Dünyanın tozu, o en mahrem metrekareye giremez. Orada insanın hareket kabiliyetine müdahale edilmez. Kapı, eve münhasır o sanatkârane ahengi dışarıya göstermez.

Varsa akşamdan kalma tatsızlıklar, kırgınlıklar, balkon kapısından çıkıp gitsin diye, evvela balkon kapısı açılarak başlanır güne. Ev saatlerce havalanır, “güle güle” gidenler akşam olup da eve gelince, temiz ve taze bir hava bulur. Sabahın ayılmamışlığında balkon kapısından süzülür hayat. Her sabah balkon kapısının açılmasını bekler çiçek ve ağaç kokuları, sokak ve çocuk sesleri, balkonda su bekleyen eflatun küpe çiçekleri. Birazdan evin hanımı kucağında bebeğiyle balkonda görülecek, bebek annesinin kucağında güneşe selam vermeye giderken önce balkon kapısından geçecek. Güneş ona D vitamini hediye edecek, bebeğin kemikleri gelişecek. Bu sırada belki de annesi ona “Devlet Kapısı” tercihli bir istikbal dileyecek. “ Allah sana hayırlı kapılar açsın” diye dua edecek. Komşularına “günaydın” diyecek, onlarla kısacık hal-hatır edilecek.

Maziye Açılan Kapılar

Maddesiyle, manasıyla içimizde bir yerlerde muhafaza ettiğimiz kapılar vardır. Çocukken çalıp kaçtığımız komşu kapıları, tarihin oymalı-kakmalı sultan kapıları ve zamanın unutturamadığı kapılar. Siz kendi kapılarınızı düşünedurun, ben birkaç kapı(mı) açayım size.

Mesela, anneannemin evinin büyükçe bir kapısı vardı. şimdiki kapıların dördünü yan yana koyun, işte o büyüklükte bir kapı. Bu kapının iki büyük kanadını tutan bir de “dayak”… Ben küçüktüm, anneannemin neden o şeye ısrarla dayak dediğini bilmiyordum. Ben “sopa de, değnek de, neden dayak diyorsun anneanne” diye bilmişlik yaptıysam da, o hep dayak olarak kaldı. Ben küçüktüm ve yıllar sonra, artık büyümek istemeyeceğim kadar büyümüş bulunduğumda, “Of Not Being A Jew” u ilk elime aldığımda “hep kapalı dururdu kanatların ardında demir dayak” dizesindeki dayak kelimesine tutulacağımı ve kelimeyi 15. yy. Türkçesi’ne kadar takip edeceğimi bilmiyordum. Kapının neden anahtarla kilitlenmeyip, dayakla kapatıldığını da… O dayak, “biz evde yokuz ey komşular, ama ne lazım olursa girin alın” demekti. O dayak, gündüz vakti konu komşuya kapı kilitlenmez demekti. O dayak, güven demekti, sadakat demekti, tenezzül etmemekti, güzel ahlâk ve kul hakkı demekti. Çok değil, en fazla 20 yıl öncesinde yaşamış olan o dayak; beş kilitli, iki sürgülü çelik kapılarla kendinizi koruyamazsınız demekti.

Hafızamın en heybetli kapılarından biri de, Muradiye’nin kapısıdır. Bundan yıllar önce, yine Osmanlı Başkenti şehri keşfe çıktığım bir günde tanıştık onunla. Edirne’nin viran mahallelerinde, Selimiye’nin az ilerisinde küçük bir avlu içine hem kendini, hem tarihini hem de ecdadın kabrini sığdırmıştı Muradiye Camii. En çok kapının kendisine mi takılmıştım, yoksa kapının üzerindeki kocaman kilit ve uzun zincire mi bilmiyorum, ama içimin acıdığını ve ellerimle o koca kapının bütün tozunu aldığımı hatırlıyorum. Öyle büyük, öyle haşmetli, öyle güzel bir kapıydı ki, hani o kilidi açabilsem, hani onu namazsız bırakan zinciri kırabilsem ve açıp itebilsem geriye, çıkardığı sesi yanı başındaki kabir ehli duyacaktı sanki. O kapı açılacak da nurlar içinde oturuyor olacaktı, sağda Hz. Ebubekir, yanında Hz. Ömer, az ilerisinde Hz.Ali…

Kapı Sesleri Neler Söyler?

Aile, mahalle ve şehir hayatına hassaten önem vermiş; giyim, kuşam, yeme, içme, adabını modellerle işlemiş, insan gibi yaşamayı hayatın bütün safhasında inşa etmiş Osmanlı, kapıları görmemiş olabilir mi?

Akl-ı selim, kalb-i selim, zevk-i selim sütunları üzerinde duran Osmanlı Medeniyeti’nin meşhur kapı tokmakları vardır ki, bu yazıda zikredilmeden geçilmez. Çift halkadan müteşekkil olan bu tokmaklardan aslan başı motifli ve büyük olanı kalın, çiçek motifli ve küçük olanı da ince ses çıkartırdı. Eğer eve bir erkek misafir gelmiş ise kalın sesli tokmağı tıklatır, içerdeki ev sahibi gelenin beyefendi olduğunu anlar, kapıyı evin beyi açar, bey evde yoksa evin hanımı nâmahreme hazırlıksız yakalanmazdı. İnce sesli tokmağın sesi duyulmuş ise, gelenin bir hanım olduğu anlaşılır, kapıya evin beyi çıkmazdı.

Osmanlı‘da evlerin, konakların, köşklerin, saray ve camilerin kapıları, ustalarının hünerli ellerinde günlerce süren uğraşlar sonucunda şekil bulurdu. Tokmağın çıkardığı sesin o ustanın kapıyı yaparkenki ruh hali olduğuna, üzerindeki motiflerinse kötülükleri evden içeri sokmayacağına inanılırdı. Kapı tokmakları, hane mahremiyetine riayetin iki sesli delili ve inceliğiydi.

Açılıp kapanırken kendine has gıcırtılar çıkaran, estetik zekânın ürünü eski ve zevkli kapıların yerinde, sessiz güvenlik kilitli ve ruhsuz kapılarımız var şimdi. Belki de bu yüzden anlayamıyoruz eskilerin eşyanın ruhuna nasıl ihtimam gösterdiğini. Kanarya sesi, tuhaf şarkı namesi ve Mozart bestesi çalan elektrikli zillerimizi öyle sevdik ki, insan merkezli bir tasavvurdan hâsıl olan sanat, kültür ve inceliğin evvela eşyada hayat bulduğunu anlayamadık. Çözemedik, neden hâlâ kapı tokmaklarının şahane ve diri bir ses verdiğini…

Cümle Kapısı

En az sarayların ve camilerin kapıları kadar derin, geniş ve incelikli olan “anlamlar haritası” vardır kapının.

Kapı; kolu, kulpu, tokmağı olan tahta bir eşya iken nasıl olmuş da bu derece soyutlaşmış bir bakalım. Deyimlere ve atasözlerine girmiş, fizikî algının çok ötesine geçmiş de manaya dönüşmüş, hatırlayalım.

Eskiden halkın bütün işleri sarayların kapısında görülürdü, bu sebepten dolayı da devletten maaş alan askerlere, “kapıkulu” denilirdi. Dahası, daha düne kadar büyüklerimiz, kapı derken, bizzat “devlet” ten bahsederlerdi.

Kapılar, en az insanlık tarihi kadar eski. Kapı yüzleri ise, içinde yaşanılan dünyanın simgesi. Anadolu’nun kapıları Türklere açıldı ya, o gün bu gündür şehirlere de kapılardan girilir. “Mardin Kapı şen Olur” diye türkü bile söylenir. İstanbul’un tam 7 kapısı vardır, serhat şehirlerin sınır kapısı…

Umut kapısı açıktır ama bazen de bütün kapılar yüzümüze kapanır. O vakit, ye’s değil tevekkül edilir. Bir kapıyı kapatanın başka kapıyı açacağı kalpten bilinir.
Kapı kapı gezeriz de, birini evde bulamazsak duvar olur o ev bize. Kat’i söz söylemeyiz, açık kapı bırakırız yine de. Kapıyı çarpana, gönül kapısını kapatırız.

Dilenci bile olsa gelen, kapıdan çevirmek olmaz. Ekmek kapısı bilmiş, kısmet kapısı bellemiş der, el kapısına göndermeyiz.
Kapı gibi adam, uzaktan görünce ama eğilir de bükülür sevgilinin kapısına yüz sürünce, Kâbe’nin kapısına erince. Nice kapılar açılır, Cümle Kapısı’na gelince.

Hakikat ve muhabbetin yoluna düşenin visalinde, Dergâh Kapısı…
Hakkın kapısına müptela olmuş aşığın düşünde, Cennet Kapısı…
Merhamet ve mağfiret dileyenin nasibinde, Tövbe Kapısı…
alıntıdır...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Kapıyı Kapat Dünyanın Tozu Giriyor...
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
GuLLerin En GuzeLine Layik Ummet OLma DilegiyLe :: `·.¸¸.·´´¯`··._.· (GeNeL) `·.¸¸.·´´¯`··._.· :: Köşe Yazıları-
Buraya geçin: